“Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar. Fakat, hiçbir şeyin değerini ve kıymetini bilmiyorlar”
diyor yazarımız. Acaba yazarımız bu sözlerinde tamamen haklı mı diye soruyoruz kendimize? Gerçekten de manadan uzaklaşıp, her şeyi madde olarak mı değerlendirmeye başladık ne dersiniz? Dilerseniz başka bir yazarımıza kulak verelim o da şöyle diyor: Toplumumuzun hemen her kesiminde bir gösteriş merakıdır, bir tüketim çılgınlığıdır gidiyor.
Ahiret inançları zayıf olanların lüks ve gösteriş tutkusunu anlamak mümkün. Onlar her nimeti fani dünyada tatmak, her lezzeti fani dünyada yaşamak istiyorlar.
Ya ebedi hayatın varlığına inananlara ne oluyor? Neden tek dünyalılar gibi yaşamaya hevesleniyorlar?
Neden hayatı, hayatın hedefi olarak (yani yaratılmışlıların en şereflisi olarak) yaşamak yerine rol yapmayı seçiyorlar? Gerçekten bunu anlamakta zorlanıyorum.”
Değerli dostlar hem kendini hem dünyayı unutmak ve henüz fırsat geçmeden hayattan daha fazla faydalanmak hırsı, insanımızı, mesuliyetsiz ve günübirlik yaşayışa itmekte.
Ruhsuzlaşma ve günah duygusunun yitirilmesi, insanımızı hergün biraz daha kendi benliklerini terk etmeye götürüyo .Ve kalabalıklar içinde yalnız, yapayalnız insan…
Bizler, bir cimrinin, zenginliği hayatının gayesi yapışı gibi, dünyaya ve konfora saldırıyor, en değerli tarafımızı yani manevi hayatımızı bu uğurda feda edebiliyoruz.
Peki kazanma hırsının, mal hırsının sonu varmı ? Ne yazıkki hayır. Kazandıkça, kazanma hırsı artıyor. Zira durmadan yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarılmakta. İhtiyaçların sonu gelmiyor
Efendim elbette çalışıcaz , kazanıcaz , hayır hasenat yapıcaz , okuycaz , kültürümüzü arttırıcaz , sürekli kendimizi geliştirip yeniliycez ama bir yolcu edasıyla.
Efendimize soruyorlar dünya nedir diye. Bizim için en büyük örnek, o muhteşem insan diyor ki:
“Ben bu dünyada, yaz gününde binitiyle yola çıkan bir yolcu gibiyim. Yolcunun, yolda bulduğu bir agacın gölgesinde bir miktar israhat ettikten sonra gölgeyi terk edip yoluna devam ettiği gibi, ben de yoluma devam edicem .”
Bir kitapta okumuştum; diyordu ki: Her ne olursa olsun, “onu kaybettim” deme. “onu geri verdim” de. Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Maddi varlığın zarara mı uğradı? Onu da geri verdin… bütün bunları sana verenin şu veya bu yolla geri almasının ne önemi var? Onları sende bıraktığı sürece, yolcuların otellerden faydalandıkları gibi faydalan.
Unutma ki, dünyada bir misafirmişsin gibi davranman gerekir.”
Böyle düşünmeyi başarabilirsek bunalım ve depresyonda da kurtuluruz heralde …
Evet, burada misafiriz, ebedi hayatımız ise ölüm ile başlıycak . Hal böyledir ama, çoğu zaman aldanırız. Malımızla, mevkiimizle gururlanır, boş ümitlerle oyalanırız. Kendimiz buralı sanırız. Devamlı giden yolcuları görür de, sanki yolculuk sırf onlaraymış gibi davranırız.
Şu şiiri arasıra mırıldanmak lazım diye düşünüyoruz:
“Bu can bir mektuptur ey gönlüm
Sahibine sunulur ancak.
Bir güvercin edasıyla gelince ölüm,
Bir gemi yelken açıcak ,
Hayır demek faydasız…
Yavuz Sultan Selim, sıradan bir yeniçeri gibi giyinirmiş. Günlerden bir gün bu sadeliğin hikmetini sormuşlar. Demiş ki: “Vezirlerin süslü giyinmeleri padişahlarına şirin görünmek içindir, ben ise Padişahım. Allah ise insanların kılığına-kıyafetine bakmaz, yüreğine bakar, bu yüzden süslü giyinmem icab etmez.”
Her şeyin maddeyle değerlendirildiği, alabildiğine hızla yaşadığımız şu günlerde bir çok değerimizi de yitiriyoruz galiba farkında olmadan.
Sevgi, dostluk, arkadaşlık, akrabalık bağlarımız gittikçe zayıflıyor çoğumuzun hayatında. Çevremizdeki insanları bırakın, kendimizi bile unutuyoruz bazen. İnsanlar kendi içlerine dönerek yalnızlaşıyor. Kopuyor diğerlerinden, derdini açamıyor kimseye, hiç bir şeyini başkalarıyla paylaşamıyor..
Eskiden eş, dost, akraba ziyaretlerine daha fazla önem verilir, insanların hatırı sorulur, gidilir, ziyareti yapılır, varsa ihtiyacı karşılanır, yardım yapılırmış; minnet etmeden, kalp, gönül incitmeden. Ama şimdi etrafımıza bakıyoruz, yakın çevremizi izliyoruz ve bu konuda da duyarlılığımızı yitirdiğimizi üzülerek görüyoruz.
Efendimizin (s.a.v):
“İyi bilin ki, toplum içinde yakınlarıyla ilişkisini kesenler bulundukça o topluma rahmet inmez”
sözünü de unutmuş gibiyiz. Peki neden artık insanlar birbirini ziyaret edip hal hatır soramaz oldu. Çok mu yoğunuz, çok mu iş yapıyoruz? Tabi bunlar da sebep olabilir. Bize göre sebeplerden birisi de her şey de olduğu gibi misafir ağırlama hususunda da sınırları zorluyor olmamız, gösterişe biraz fazla düşkün olmamız olabilir. Belki iyi niyetimizden belki de gelen kişiye maharetlerimizi sergileyip övgü almak niyetiyle, çeşit çeşit yiyecekler hazırlıyoruz. Yani şartları kendi kendimize ağırlaştırıyoruz. Sonra da çok külfetli oluyor diye misafir ağırlamak istemiyoruz doğal olarak.
Halbuki bir fincan kahve, bir bardak çay da yeterli misafir ağırlamak için. Atalarımız ne güzel söylemişler “Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır” diye. Şimdi kim kimin hatırını soruyor acaba.
Bir de gelen misafirin on kısmetle gelip, birini yerken dokuzunu bırakıp gittiğini de hatırlatalım…
O bana gelmiyor, gittim gittim gelmiyor…deriz bazen de. Efendim gelene kim olsa gider. Önemli olmayana gitmek. Efendimizi ne güzel buyurmuşlar:
“Karşılık olsun diye yakınlarını ziyaret eden kimse, gerçekten görüp gözeten değildir. Asıl ziyaretçi, kendisinden ilişki kesildiği halde, ilişkisini kesmeyip sürdüren kimsedir.”
Hz .İbrahim'in hayatını belki çoğunuz okumuştur. Onun ne kadar cömert olduğunu da bilirsiniz. Zaten bu cömertliği sebebiyle kendisine Halil denmişti.
O, sofrasında misafir bulunmadıkça yemek yemezmiş. Bir keresinde üç geçtiği halde hiç kimse gelmemiş yemeğe. Sonra bir Mecusi gelmiş kapıya. Hz . İbrahim kapıdakine “kimsin” diye soruyor. Adam “ben bir mecusiyim ” cevap verince İbrahim (as) “Buradan uzaklaş, zira sen ikramıma ve misafirim olmaya layık bir insan deilsin ” diyor. Tabi adamcağız oradan ayrılıp gidiyor.
Bunun üzerine Cenab -ı Hak, “Ey İbrahim, yetmiş yıl beslediğim bir şahsa bir lokma ekmek takdim etmek sana ağır mı geliyor” diyerek peygamberini uyarıyor.
Değerli dinleyenler sizinde malumunuz üzere; Kur'an'da geçen tüm kıssalar, bizlere hikaye olsun diye anlatılmıyor. Ders alalım, üzerinde düşünelim, hayatımızda uygulayalım diye anlatılıyor. Tabi bunda bile bir incelik var. Böyle böyle yapın denmiyor da . Onlar böyle yaptılar, deniyor. Ve sonunda da “olur ki düşünüp de ibret alırsınız” diye not düşülüyor.
Değerli dostlar, insan olmasaydı dünyanın bir manası olur muydu? İnsansız bir dünya… Ne kadar manasız, kuru ve yalın… Binlerce çeşit nebatı seven, koklayan, iştah ile yiyen ve kıymetini takdir eden yok. Direksiz gök kubbeyi, mevsimleri geceyi ve gündüzü, ay ve güneşi, doğumu ve ölümü kim düşünüp inceliklerini kavrasın? Gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, konuşan dili, her şeyin aslı olan suyu, takdir edecek, kıymetini anlayacak olan ancak insan!
Demek istediğimiz şudur ki: yeryüzünde ne varsa insan olursa ancak anlamı oluyor. Yani eşya insana muhtaç. Fakat bugün insan, eşyaya kendini mahkum etmiş durumda. HALBUKİ, İNSAN EŞYA İÇİN DEĞİL, EŞYA İNSAN İÇİNDİR…
Bir gün Efendimiz kızının evine gidiyor fakat içeriye girmeden geri dönüyor. Hz . Fatıma bu durumu eşine anlatıp, nedenini babasına sormasını rica ediyor. Hz .Ali, Efendimize gidip neden evlerine girmediğini soruyor.Efendimizin verdiği cevap şöyle:
“ Fatımanın kapısında çeşit çeşit renklerde nakışlı bir perde gördüm. Benimle bu süslü dünya ne münasebet var.”
O zamanki süslülük anlayışı, israf anlayışı işte böyleymiş değerli dinleyenler. Ya bizimkisi nasıl acaba? Efendimiz kendi kendimizle uğraşmak, evdeki eşyalarla vakit geçirmektense toplum için çalışmayı, hizmet etmeyi her zaman daha üstün görmüş ve bizlere hep şöyle tavsiye etmişler:
“Sizin en hayırlınız, Müslümanlara hayırlı olanınızdır.”
“Sizden biriniz, kendisi için istediği ve sevdiği bir şeyi, din kardeşi içinde istemedikçe gerçekten iman etmiş olmaz”
Ve en önemlisi de:
“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Demiş.
Bizler bu kadar israfın içindeyken, evdeki eşyaları altı ayda bir “modası geçti” diye değiştirirken, arabamızın modelini yılda bir yükseltirken, acaba komşularımız ne durumda?
Geçenlerde bir arkadaşım, bir mail yollamış. Açlıktan bir deri bir kemik kalmış, küçücük bir çocuk resmi çıktı önce karşıma. Çocuk çöplerin içinde ekmek kırıntılarını toplamaya çalışıyor. Aslında bu görüntülere çok da yabancı sayılmayız. Ara sıra televizyonlarda, gazetelerde görür, ah vah, der, biraz üzülür sonra da bir sonraki habere dalar, unutur gideriz bu görüntüleri. İşte öyle bir resimdi karşımdaki. Ve altında da şöyle bir yazı vardı:
Sevgili Rabbim, Sana söz veriyorum, yiyeceklerim ne kadar kötü lezzette olsa ya da ben ne kadar tok olsam da onları ziyan etmeyeceğim. Sana resimdeki küçük çocuk ve onun gibileri koruman ve bu sefalette ona yol gösterip onu selamete kavuşturman için dualarımı yöneltiyorum. Kendi ilgilerimize ve bencil doğamıza yenilerek çevremizdeki dünyaya karşı duyarsızlaşmamızı engellemen için yalvarıyorum. AMİN. Ve yazı bir temenniyle sona eriyordu: Dilerim bu resim bizlere daima nekadar şanslı olduğumuzu ve herşeyin sonsuza dek bizim olmadığını hatırlatır.
Bu maili okurken bir taraftan 1400 yıl önce yaşamış olan ashabın hayatını düşündüm. O zamanlar gerçek anlamda yoklukların dönemi, bugün her şeyin tıka basa dolu olduğu dönemler. Acaba o zamanda böyle manzaralar var mıydı, açlıktan, soğuktan, terkedilmişlikten ölen çocuklar… Veya ölmeden önce ölüme terk edilen insanlar.
Bunları düşünürken İnsan suresinin sekizinci ayeti geliyor aklıma: “Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, öksüze ve esire yedirirler.”
Kuran'ın her harfini hayatına bizzat uygulayan ashabın hayatına bakıyorum sonra. Ve Hz .Ali Efendimizin hayatından bir kesit geliyor karşımıza:
Bir akşam bir miskin geliyor, kapıyı çalıyor. “Açım bi şeyler verin Allah için!” diyor. Allah için deyince durulur mu, sofrayı alıyorlar veriyorlar. Gündüz oruç tutmuşlardı halbuki. Yiyeceklerini kapıdaki fakire veriyorlar, iftar edemiyorlar.
Ertesi gün yine oruç tutuyorlar, sahursuz. Akşam oluyor ve bir şeyler hazırlıyorlar, yine bir fakir geliyor ve o günkü iftarlarını da bu fakire veriyorlar.
Ve böylece üç gün geçiyor , karınlarını doyuramadan…
Efendim bu olaylar insanüstü olaylar gibi gelmesin size. İslam tarihimiz böyle muhteşem olaylarla dolu, işte bundan dolayıdır ki o zamanlarda açlıktan ve sefaletten kimse sokaklarda ölüp kalmıyormuş.
Sultan Dördüncü Murad'ın sadrazamlarından Hafız Ahmed Paşa, kendi emrine verilen yaylı at arabaya binmez, farklı görünmekten hoşlanmazmış. Ama biz farklı görünmeye bayılıyoruz. Evimiz farklı olmalı, arabamız farklı olmalı, kıyafetimiz farklı, yememiz, içmemiz farklı olmalı.
Şöyle bir hikâye anlatılır: Bir gün New-York'ta bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili'dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki is makinelerinin çikardigi gürültü ve korna sesleri arasinda ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır aramaya baslar.Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.
Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla birlikte aramaya karar verir. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.
Arkadaşı, Kızılderili'ye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar.
Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler.
Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldigi tarafa bakarak, onun kendi ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder.
Kızılderili, arkadaşına dönerek: "Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." Der.
Efendim dilerseniz, değer yargılarımızı tekrar bir gözden geçirelim. Nelere önem veriyoruz, önem verdiğimiz halde neleri göz ardı edip unutuyoruz.
Dostlarımızla, akrabalarımızla olan ilişkilerimizi hayatın akışına kaptırıp sele mi verdik? Bir bakalım.ve “Bugün yakınlarıyla ilişkisini kesen bizimle oturmasın” diyen peygamberimizin sözünü bir daha hatırlayalım.
Manayı yitirmeden maddeye hükmedebilmeyi, gözümüzden ırak olanları gönlümüzden de uzaklaştırmamayı, içtiğimiz bir fincan kahvenin hakkını verebilmeyi diliyoruz.
Bu konumuzun da sonuna geldik. Sürçü lisan ettiysek, bilmeden gönüllere dokunduysak affola .
Bir sonraki Düşündükçe'de görüşünceye kadar, hoşçakalın , her şeyin yegane sahibi olan O yüce yaratıcıya emanet olun.
R.Erdönmez
|